Vahşi Ruh Yoga Tatili / Kurtlarla Koşan Kadınlar

2013 Kasım’ından beri muhteşem kitap Kurtlarla Koşan Kadınlar’dan esinlenerek hazırladığım vahşi ruh yoga atölyelerimi, 9 günlük bu tatil programı içinde telaşsız, doya doya ve dolu dolu sunuyorum size….

Son 4 senedir kitabın bendeki etkisinden yola çıkarak , masallarla yoga öğretisini birleştirip yaptığım paylaşımlar bir çok kadının ve hatta erkeğin kitapla ve kendi gücüyle buluşmasına ilham oldu… ne güzel şey vesile olmak…
Peki, bu tatilde neler olacak?
Masallar ve yogayı, arketipleri, çakra öğretisini, semboller, rüyalar ve asanaları, sayıların dilini ve daha bir çok kişisel keşif aracını bir arada harmanlanmış olarak bulacaksınız…

Doya doya, hiç telaş yapmadan, sindire sindire son derece keyifli bir içsel yolculuk olacak bu 9 gün… Ve evet yine yetmeyecek ama olsun… Buradan aldığımız maya bizi ihtiyaç duyduğumuz dönüşüm için beslemeye devam edecek… Geçen sene katılanlar anlatıyorlar hâlâ, nasıl da iyi geldiğini… Yoksa çağırmam 🙂  ✨❤✨

Clarissa P. Estes bu kitap sayesinde birçok kadını ve erkeği inisiye etti, çok insan bu kitap sayesinde uzun zaman önce bir yerlerde bıraktığı nefesi yeniden buldu… Şükür ki o şanslılardan biriyim… Bu da aynı titreşimde olanlara davetimdir.

Kadın erkek fark etmiyor, kurtlarla koşmak, vahşi kadın arketipini anlatan masallarla şifa bulmak ve Muzaffer Elif’in kişisel keşfinden ilham bulmak için….

Kalbinin sesini dinleyip de geldiğin bu 9 gün, kendine verdiğin en büyük armağanlardan biri olabilir…

Yoga, masallar, sayılar, rüyalar, ay ve semboller, doğa, dans ve davul…

Yüreğinde bir kıvılcım, burnunda bir keşif kokusu, içinde bir merak duyuyorsan mutlaka gel, vakti gelmiştir…

Yerimiz  sınırlı ve fiyatlar çok uygun…

8 gece 9 gün…

22 Temmuz Cumartesi – 30 Temmuz Pazar @Shanti Garden / KAŞ

Detaylı bilgi ve kayıt için:

Bana aşağıdaki mail adresinden ulaşmanız yeterli…

Hayatında hiç yoga yapmamış, yıllardır yoga yapan, kitap hakkında fikrî olmayan, kitabın her cümlesine hakim ve de hayran olan, kadın, erkek, genç, en güzel yaşına varmış, eşi ve çocuklarıyla gelmek isteyen, bir başına katılmak, kendiyle baş başa olmak için can atan herkes bu tatile katılabilir… Hem içsel bir inziva, hem sağlıklı bir mola, hem de mis gibi eğlenceli bir tatil fırsatı bu!…

Kayıt için 200TL ön ödeme yapmak yeterli.. detaylı bilgi için bana yazın 🙂 

muzafferelifvekelebekler@gmail.com

Kendini sevme…

Kendini sevme.

Zaten yapamazsın… Sevmeye kalksan sevmeyen yanın da ayaklanır. Biri varsa diğeri de illa ki olacak. Yaradılış özü böyle, hep dualite! 

Sevme arkadaşım kendini, hiç uğraşma. Zaten yapamazsın!

 İnsan kendi kendini sever mi? Ne öyle, akıl yarılması, şizofreni gibi. Bir parçan bir parçana şöyle diyor: seviyorum seni, hissediyor musun? Tuhaf! Mesafe mi var kat edecek, ulaşıp ulaşmadığına itina edilecek?

Uğraşma, sevme kendini! Yapamazsın…

Sevmeye uğraşırken istediğin gibi sevilmediğine yanarsın… Kendini sevmek avutmaya dönüşür. Çünkü sevginin olmadığı yerde gizli bir acı vardır… O acının içinde de kendini kandırıyor olmaktan doğan utanç! 

Kendini sevmeye kalkıp da daha da utandırma yüzünü! Sevgisiz kalmış numarasını ruh yer mi hiç? Hadi yıllarca özen gösterdin bu role kaptırdın kendini, bedenin inandı da isyan etti hücrelerin, hastalık doğdu. Ha o da seni sana anlatmak için bir komploydu. Yapma, baltalama yüreciğini diye ruh çağrısı, ruh acısına fiziksel bir kurguydu…

Bırak sevmeye uğraşma kendini…kendini sevemez, ancak ne kadar sevildiğini bilir, bunu yeniden ve yeniden hatırlamaya davet edebilirsin! Ne kadar sevildiğini hissetmek için her an senin için akan kanı taşıyan damarlarına, çalışan hücrelerine ve atan kalbini hissetmek için sükuneti seçersin… 

Hiç bir şelalenin yanında oturdun mu? Manzaranın, sesin, ortamın güzelliğinin bir parçası olacak, hayretinin yerini doğallık alacak kadar uzun bir süre geçirdin mi, o suyun yanında… Dakikalar geçer, belki saatler… Su sinekleri yer değiştirir öbek öbek, kelebekler, yusufćuklar uçuşur, bulutlar gelir, gider… Kuşlar uğrar,  cıvıldar…. Koca bir kuş kanatlanıverir ardından, çekinmez olur senden…Yapraklar düşer… Zaman akar, birşeyler değişir, dönüşür… Sen de bir parçası olursun herşeyin -sessiz!… 

Ve işte böyle bir zamanda fark ettim! Küçük ama tazyikli bir su akıntısının damarımda akan kana benzerliğini… Sen ümidini kessen onun kesilmediğini… Ne cüret dedim, hayretin bitince güzellik de mi biter, zaman geçtikçe, sıradanlaşır mı tüm nimetler… Ve önce sevgiyi unuturuz… Ne kadar sevildiğimizi… Yaşamın mucizeliğini…! 

Gerçeğim dediğim yerdi o kayanın üstü… Tüm bu olanlar olağan üstü! Her şey mucize…. Ben dahi ve şu su sinekleri… Suyun sesi… Hafif meltem…

Peki ya şehirde yaşayan ben 🙂 şelaleye hasret mi?

 Kalbimin atışını hissetmiyor, damarların coşkusunu unutuyor, esintiye tenimi bırakmıyor isem tabii ki….. Tabii ki hasretim… Vuslatın şah damarımdan daha yakın olduğunu yeniden hatırlayana, yüzüme kalp ekseninin daimi gülümsemesi yerleşene dek! 

İşte yeniden! 

Ve dilerim bu esinti hatırlatsın sana da ne kadar sevildiğini…

Hissediyor musun? 

😘✨

Kendini sev, sevmezsen başkasını da sevemezsin denir… Yok yaaaa… Ne şizofrenik şey kendini sevmek… Kendini beğen, kendine saygı duy, kendinle anlaş, merhamet et kendine, hayata bağla yeniden ama ya sevmek?! Sevginin doğasına ters bu mesele 🙂 
Şuraya bi link koysam “can’t stop the feeling!” Koyardım ✨troller soundtrac’inden ✨

Şarkı burada ama ✨troller de mutlaka izlenmeli 🙂

Bugün senin için sinemaya gittim…

Sen haymanaya (öbür taraf için böyle derdin) gideli bugün iki sene oldu. Sevgililer gününün hemen ertesi günü kavuştun sevdiklerine. Bizi geride bıraktın ki mirasını yaşayalım, yaşatalım. Hala seni anlatıyorum öğrencilerime. O zamanlar nasılsa aynı öyle. “Bugün yine senden bahsettim” diye girerdim ya eve, ve sen de “aman ne yapacaklar benim gibi buruşuğu, kız allah aşkına ne anlatıyorsun, benim neyim var ki?” derdin. İşte aynı o zamanlar gibi yine seni anlatıyorum öğrencilerime, tek bir farkla. Artık hikayenin sonunda senin nasıl öldüğünü ve nasıl bizimle yaşamaya devam ettiğini de ekliyorum.

Bugün senin için sinemaya gittim.

Seni anmanın, seni yaşamanın ve yaşatmanın yollarından biri sinemaya gitmek. Çünkü sen dedeme sabahın dört buçuğunda yaktırdığın maltızla çamaşırlarını yıkayıp, herkes daireye, işine giderken sinemaya bilet almaya giden, günde üç matinede üç film izleyebilen, sinema parası çıksın diye otobüse binmeyip onca yolu yürüyen kadınsın. Çünkü sen yapamadığın tüm çılgınlıkları sinemada izledikleriyle telafi eden, aşkları, ihtrasları nice maceraları gönlünde saklayan, beyaz perdenin ardında tüm kederini biraz olsun bırakıp nefes alan nice kadından birisin.

96 yaşında gittin öbür tarafa.

Nasıl beklediğin gibi çıktı mı? Dedem seni bekliyor muymuş? Sen onun seni almasını, kavuşacağınız günü hep bekledin çünkü. Tövbe derdin, “Aklımdan bile geçirmem, deden çok iyi adamdı. Hangi koca, sinemaya gidip de yemek yapmayı unutan kadına anlayış gösterir. Kim göstermiş!? Deden çok anlayışlı adamdı. Hem zaten ne zaman bi tatsızlık olsa, haklısın der geçerdim. Siniri geçince de mutlaka diyeceğimi der, içimde tutmazdım. Aman kızım aklında olsun –haklısın- deyince kavga dövüş biter, bunu hiç unutma.” diye nasihatini de esirgemezdin.

Seninle yaşadığım o yıllarda bazen telefonda Barış’la uzun uzun konuşup, tartıştığımız olurdu. Bazen ağlardım, kızardım. Belki saatlerce konuşur çözmeye uğaşırdık. Ben karanlık salonun koltuklarında oturup, elimde telefon sevgilimle tartışırken sen oturma odasından mutfağa doğru koridorda, ayağına büyük gelen 35 numara terliklerini sürte sürte yürür, hiç bana bakmaz, “ömür çiçek kadar narin, bir gün kadar kısa, ağlama değmez hayat, bu göz yaşlarına”yı mırıldanır geçerdin. Neden sonra belki tatlıya bağladığımız belk ide yorulduğumuz için telefonu kapatıp da yanına, televiyon izlediğin küçük odaya gelip, sana sarılarak, ellerinden tutarak, izlediğin her ne ise seninle birlikte izlemeye başladığımda da ağzını açıp tek kelime etmez, hayatta kazımaz, kurcalamaz, sorgulamaz, kötülemezdin. Ben senin biricik torunundum, beni kimse üzmesindi. Ama bunları bana değil, ilk fırsatta ya yemeğe, ya kahvaltıya gelen Barış’a, Sof’un (yani dedemin) ne muhteşem bir koca olduğunu anlattığın sıradan sohbetlerin arasına iliştiriverirdin. Duyması gerekene söylerdin. Ve hatta bi keresinde yeterince etkili olsun diye dişlerini ağzında çevirdiğini, korkutucu görünmek için elinden geleni yaptığını hatırlıyorum. Bunları yazarken senin o çukur yuvalarında mavinin her tonunu, grili beyazlı halkaları barındıran gözlerini, asi kaşlarını, dere yatakları gibi derin yüz çizgilerini, çıkık elmacık kemiklerini, gereğinden fazla büyümüş burnunu ve koca kulaklarını, minicik ağzını ve dudaklarını, bir şey düşünürken çenene koyduğun elini, yuvarladığın parmaklarını görüyorum. Ve evet bunları yazarken dayanamıyor ve ağlıyorum.

Özlemim çok büyük.

Ama biliyor musun? Seni yaşamaya, seninle yaşamaya devam ediyorum. Ne ağlamıştm sen öldüğünde. Haberini aldığımda Hacı Bektaş Veli’ye yakın bir yerde Kayseri’den Ankara’ya dönüş yolunda otobüsteydim. Dua etmiştim beni bekle, ben gelmeden ölme diye. Beni terminale bırakan, duru görüsü açık dostum Sayra’ya, nasıldır ki şimdi Hayruşcum dediğimde, “gayet mutlu canı tatlı istiyor” demişti. Tam da o sıralar lokum diyormuşsun, son sözlerin, son isteğinmiş lokum. Ne severdin çifte kavrulmuş fıstıklı lokumları. Bitmeden alırdık. Çünkü sen yok demesini sevmezdin. Yok deme yok olur derdin. Var derdin, hep var ederdin. Senin paran hiç bitmezdi. Ne çayın ne şekerin ne de pirincin hiç eksik olmadı. O üç aylık maaşınla kraliçeler gibi yaşar, yaşatırdın. Canın ne çekiyorsa al derdin beni bakkala gönderirken. Kim kapına bir şey getirse bahşişini bol verir, asla eli boş göndermezdin. Az yemek yapmasını sevmez ve zaten de bilmez, bilmediğinden yakınır, neyse bakalım kısmetlisi kimmiş, vardır bi talibi, çıkar derdin. Birinin bi yerde içeceği bir lokma suyu, yiyeceği bir loma ekmeği varsa onun yolu oraya düşer, hayatt her şey kader kısmet, şuraya (alnını çizerek) ne yazdıysa, ne yazılduysa o, derdin.

Sen kadere inanırdın.

Ölü doğmuşsun, üç yerinde yaran varmış. Her seferinde ikisini gösterir diğerinden de bahsederdin. Ölü doğmuş diye kenara koymuşlar, birden ağlamaya başlamışsın. Sen yaşamışsın ama anacığın kısa bir süre sonra ölmüş. Seni büyüten annenin ve senden önceki iki ablanın, senden sonra doğan 7 kardeşinin üvey olduğunu küçükken bir komşunuzun patavatsızlığından öğrenmişsin. Keşke hiç söylemeseymiş. Ama kader işte! Doğduğunda İstanbul işgal devletlerinin elindeymiş. Neden sonra Ankara’ya taşınmışsınız. Baban bakkalmış. Çok ama çok iyi insanmış. Adı da Adem. Öz annenin adını doğan ilk kızına vermişsin, İsmet. Üvey annenin adı da Ziynet’miş, pek de kıymetliymiş. Sana olan düşkünlüğünü, aranızdaki ilişkiyi son nefesini vermek için seni görmeyi beklediğinden biliyorum. Onun çenesini bağladıkları yemeniyi her banyo sonrası başına sarardın. Saçlarının nemini onunla alırdın. Sen girmişsin onu yıkamaya. Ölü yıkamak nedir ben de seninle öğrendim. Yanına taşınıp da birlikte kaldığımız yıllarda bana çok şey öğrettin. Al işte ölümü bile seninle öğrendim. Bu beden öylesine bir kabukmuş. Çok yıkamıştım seni. Her banyonda seslenirdin, “ Eliiiff.. kız gel de şu sırtımı azıcık sabunlayıver!”  Pamuk gibiydin, yumuk yumuktun. Seni yıkamak zevkti. Saçlarını taramak, tırnaklarını kesmek. O pofuduk ayaklarına çaktırmadan bakım yapmak, refleksoloji yapmak. Sen benim koruyucu meleğimdin. Seninle ilgilenmekten, elimden geldiğince hayatını kolaylaştrımaktan büyük zevk aldım. Sen bana öyle bir dostluk, yarenlik, eşlik ettin ki en zorlu zamanlarımda, biz öylesine anneanne torun olmamışız. Bizim birlikte yapacak işlerimiz varmış. Sen beni ve belki de dedikleri gibi ben de seni, hayata yeniden bağlayacakmışız. Hani hepsi kader de yazılmış ya öyle 🙂

Barış’ı sen seçtin bana.

Çocuk ruhlu ama çok iyi kalpli dedin. Dürüst çocuk ve seni de pek seviyor dedin. Ben senin yerinde olsam bi bakardım dedin. Sen var ya sen! Hani ben zaten bakıyordum da sen deyince bi değişik baktım. Sen de 93 yaşında bizim nikahımıza şahitlik yaptın. Evlilik cüzdanını sen ver istedi memur, kime istersen ona verecektin. Ben emindim beni kayıracağına. Sen kalktın hayat müşterektir dedin “ikimize” birden verdin.

Aden doğdu.

Evlenip de gidince ben, sana zor oldu biliyorum. Ev birden boşaldı. Hani haftada en az iki geliyordum yanına, bazen kahvaltıya bazen çaya. Ama yerini tutmuyor, birlikte yaşadığımız gibi olmıyordu. Senin evin barkın var, merak etme ben iyiyim diyordun. Ama görüyordum ki yavaş yavaş yaşlılığı kabul ediyordun. Hele ki Aden doğunca ve ben bambaşka bir boyutta yaşamaya başlayınca işler biraz daha değişti. Tatlı tatlı kıskanıyordun. Beni de kucağına al, ben de sev, diyordun. Aman bizim de bebemiz oldu, şimdikiler bi değişik mi ben anlamadım diyordun. Ah canım Hayruşum belli etmiyordun ama isyanın büyüktü. Çok yalnız kalmıştın. Acaba alıştığın yalnızlıktan seni çıkartmış olmam hata mıydı? Belki de hiç taşınmamalıydım yanına. Bunlar söylendi hep bize. Ama sen ve ben gayet iyi biliyoruz ki her şey tam olması gerektiği, yazıldığı gibi oluyordu ve de olmuştu. Hem bir saniyesini bile değişmem, birlikte yaşadığımız günlerin, gecelerin, yazların ve de kışların hatırasını.

 

Anlatacak çok şey var seninle ilgili.

Atmaya direndiğin çizik tavalardan tarihi geçmiş sütlere, sütlü bisküvi akşamlarından, spor müsabakalarına, marşlı bayraklı bayram sabahlarından, sucuklu kahvaltılara, mum çiçeği kokulu salondan, balkon sefalarına seninle ilgili anlatacak çok anım var. Bugün senin için sinemaya gittim. Girebildiğim tek film bir Türk filmiydi. Güldüm. Epey güzeldi. Tek başıma gittim. Biraz hüzün vardı içimde. Neden biz seninle hiç sinemaya gelmemiştik ki? Sonra o yüksek sesten çekindiğini hatırladım. Ama hata etmişim. Seni ne yapıp edip sinemaya getirmeliymişim. Birlikte bir film izler sonra da senin sevdiğin o tavuklardan yerdik. Kısmet. Demek ki kaderimizde yokmuş. Ben de bugün çıkışta, senin eve istettiğin, çok sevdiğin o kızarmış tavuklardan yemeyi planlamıştım. Ben pek yemiyorum ama senin için yiyecektim. Sonra da şöyle diyecektim,  “Oh, ölmüşlerin ruhuna deysin.”  Ama olmadı. Aden’in servisine yetişmek için eve döndüm.

Oturdum bunu yazdım.

Bugün senin için sinemaya gittim ama yetmedi. Seni anmak seni anlatmak demek benim için. Çünkü sen anlatılası bir kadınsın. Senin kızların ve torunların da öyle. Sen hayatta kalmanın, yılmadan hayattan keyif almanın, cömertliğin, itikatlı olmanın, mucizelerin insanısın. Bugün senin aramızdan fiziksel olarak ayrılışının 2. Senesi doldu. Oralarda iki yaşında bir bebek kadar tazesin. Hakikaten merak ediyorum beklediğin gibi çıktı mı oralar? Sevdiklerine, Emine’ne İsmail’ine, Süleyman’ına kavuştun mu, Adem babana, hasretiyle yandığını anacığın İsmet’e kavuştun mu? Bir Küçük Neriman vardı, bolca telefonda konuştuğunuz. Hayattaysa Allah selamet versin. O da merak ediyordur seni. Biz hepimiz zaten çok özlüyoruz.

Ama biliyor musun?

Kokun hala burnumda, o çengelli iğne ile tutturduğun kahverengi hırkan, başımı kucağına yaslayıp yatışım, gıdının kaymaklığı, sesin, kahkahaların, tüm muzurluğun, hüzünlü, düşünceli hallerin, uzun uzun pencereden dışarı izlemelerin, bulmaca çözmelerin… hepsi, hepsi hala gözümün önünde, burnumda ve sarılsam, olduğun gibi kollarımın arasındasın. Seni  yaşamaya devam ediyorum. Sen yaşamaya devam ediyorsun. Ve senin öğretilerin, sana ait, sana özgü olan değerlerin bende, kardeşimde, torunlarında ve tabii ki en çok da kızların da hayata devam ediyor. Aden bile çimdik çimdik makarnayı, buraya bir kuş konmuş oynamayı seninle hatırlıyor. Her zaman “haklısın” diyemesem de Barış’la gayet güzel idare ediyoruz. Bu devirde onun kadar anlayışlı adam zor bulunur. Hayat müşterektir demiştin bize, elimizden geldiğince birlikte kotarıyoruz işte. Canım çok sıkılırsa “ağlama deymez hayat bu göz yaşlarına”yı hatırlıyorum. Birine kızarsam “balıkesir bandırma, yap anasını aldırma” diyor, geçiyorum. Yok demekten çekiniyor, var dedikçe var olmasını hayretle izliyorum. Hayatta en önemli şey şu dil deyip dilime sahip çıkmaya, kalp kırmamaya özen gösteriyorum. Olduğu kadar işte! Biraz olsa yeter değil mi? Ne de olsa kader 🙂

Anneannem seni çok seviyorum.

İyi ki doğmuş, iyi ki doğurmuş, iyi ki yaşamış, yaşatmışsın. Sana da oralarda iyi baktıklarına eminim. Bakmıyorlarsa da dişlerimi gösteririm. Sen benim biricik, kıymetli anneannem, koruyucu meleğimsin.

Seni yaşamaya ve anlatmaya devam edeceğim.

 

Türkiye’yi kurtarmak…

Apolitik büyüdüm ben… Biraz soracak olsam geri tutuldum, ailem hiç kurcalamamı istemedi… Ha onlar istemiyor diye mi dalmadım politik işlerin içine… Yoo hiç de değil! Onlar istemiyor olsa da yaptığım onca şey vardı, politik, siyasi bir ilgim olsa beni kimse tutamazdı 🙂 

Bana biraz garip geldiği için giremedim içine… Medeniyet güzel şeydi, ilim irfan yolundan gitmeli, manevi dünya ise onu destekleyen, niyeti belirleyen, cana hizmeti , medeni yolda birleştiren olmayı hatırlatan olmalıydı… Din, dil, ırk ayrımı yapmadan bizi ilim, irfan yolunda tutacak, ışığa hizmeti merkez aldıracak maneviyattı… Maneviyat olmadan medeniyet olmazdı… Ve maneviyat dinler üstüydü… Kimseye, hiçbir tarihe ve coğrafyaya ait değil, hepsini kapsayandı…

En azından benim için öyleydi..

Ve bazıları için öyle değildi…

Türk’tüm ben… Anne tarafım Yugoslavya’dan göçmüş, babaannem Selanik’ten gelmiş, babamın babası 1709’a kadar Ankara’da kayıtları olan ve muhtemelen Çerkez kanı taşıyan bir aileden gelmiş olmak fark etmiyordu… Ben Türk’tüm ve atalarım Asya’dan gelmişti… At binen kuzeyli atalarıma emanet edilmiş islam (barış) bayrağı bize de emanetti… Hoca Ahmet Yesevi’lerin, Hacı Bektaş Veli’lerin, Yunus Emre’nin, Mevlana’nin, Rabia Hatun’un, tüm eren ve evliyaların mirası vardı üzerimizde… Ulu önder Atatürk’ün özgürce taşımamıza vesile olduğu bir miras… İlim ve maneviyatın tüm insanlar ve doğayı kapsayan geniş kanatları…

Zamanla, ben büyüdükçe bir miras kavgasına tanık oldum… Biz taşırız diyordu birileri “çünkü biz Türk’üz”, yok biz taşırız diyordu diğerleri “çünkü biz ümmetiz” ve sonra ” böyle kavga çıkacaksa, bana ne, ben taşımam” diyordu birileri, “yiyin birbirinizi!”… Bu ortamda ben müzik dinleyendim… Çocukken ne hissediyorsam hâlâ aynıydı… Müzik dinliyor, yazı yazıyor, odamın duvarlarını boyuyor, hayal kuruyor, kitaplar okuyup kafelerde oturuyor, sinemaya gidiyordum… Birbirini yiyenlerin iki tarafı da çok güzel insanlar içeriyordu… Ayrı ayrı her tarafla konuşabiliyor, muhabbet edebiliyordum… Bana “deli” diyorlardı… Onlar için tehlike değildim, belki biraz renkli ve uçarı idim 🙂

Sonra biraz daha büyüdüm…

Babamın benim için kurguladığı ideal yaşamı oluşturmak için beni soktuğu işte çalışmaya başladım.. sistemin içinde çook fazla insanla tanıştım, çalıştım.. aralarında benim gibi olan da vardı benden çook farklı olan da… Hepimiz bir yerde buluşabiliyorduk ama… Çünkü insandık… Hepimizin kendi rüyası vardı ve aslında herkes yalnızca kendisi olabildiği bir yaşam hayal ediyordu… Özgürlük ortak payda idi…

Yıl 2003 oldu… İlk defa birisi çıkıp Pir Sultan Abdal dedi, Yunus dedi ve oy istedi… Yüreğime dokundu bu yenilik… Kalktım bu yanan ampule oyumu verdim… Evet o ilk ve sondu ama o günkü niyetimi, bendeki yansımasını çok net hatırlıyorum… Pişman mıyım? Hayır çünkü niyetimi bugün gibi biliyorum 🙂 

Yeni bir Türkiye hayal etmiştim… İlim, irfan yolunda yolsuzlukların olmadığı, insanın, canın kıymetli olduğu, doğanın yuvamız bilindiği, tüm dinlerin, ırk ve coğrafyaların üstünde bir maneviyat ile dolu olduğumuz, Ata ve Ana’larımızın mirasını sevinçle taşıyacağımız yeni bir Türkiye… O sene Türkiye Cumhuriyet’nin 80. Yılı kutlandı… Sayıların dilinde 8 madde ve manada güç ve bereketi anlatır… Gücünü eline almaktır… Olumlu anlamı tabii… Olumsuz ve yıkıcı yönleri ise gücün yer değiştirmesidir, zalim ve mazlum algısı vardır, akışa dur demek için siper olmak ya da kendini tamamen teslim edip, kurtarılmayi beklemek vardır… Ha bir de otoriteden hoşlanmadığı için kendisi otorite olmayı seçen yıkıcı otoriterlik vardır… Türkiye Cumhuriyeti’nin 80li yaş günleri bu enerjiler ile geçti… Ne kadar zenginmişiz onu gördük… Yedik, yedik bitiremedik, güç yer değiştirdi, baskı gören başa geçti, baskıdan hoşlanmayan baskıcı, otoriter oldu vs. Dedim ya politik değilim ama olup da daha çok bilseydim bu yılların altını birçok veri ile doldururdum… 

Sonra 2013 geldi…

Türkiye Cumhuriyet’nin 90. Yılı! 

Öncelikle şunu söylemeliyim 9 bilgelik, bütünlük demek… Elementi ateş olan 1,3 ve 9’un en büyüğü… 1 kendini uyanık tutmakla yükümlü mum gibi, 3 kandil gibi çevresini aydınlatırken 9 dünyayı aydınlatan güneş gibi… O yüzden kamil insan sayısı da denir 9’a… Tabii ki ateş yanan birşeydir… Sıcaktır, dönüştürücüdür ve acı verir… Dünyayı aydınlatan güneşin patlamaları, için için yanmasını bir düşünün… 

9 öyle bir ateştir ki, tüm farklılıkları içine alır ve birliğe katar… Böylece dev bir ışık doğar… Tüm dünya aydınlanır… Bilgelik ve bütünlük dile kolay… Bilgiyi hayata geçirmek bilgelik, katili, zalimi, mazlumu ve cahili kucaklayacak kadar okyanus yürekli olmak bütünlüktür… Ooo yeeaa! Büyük mesele! 

İşte bize olan da bu, bu yıllarda birbirimizi kucaklama, unutulmaya yüz tutmuş tum bilgilerimizi, bu toprağın şifasını hayata geçirme…

2013’te yani cumhuriyetin 90. Yaşında Gezi parkında çocuklar çıktı sahneye. Bir avuç toprağı ve ağacı betondan, kapitalist dünyadan korumak için canını ortaya koydu… Sonra o çocuklara daha fazla çocuk katıldı…Ve abileri, ablaları, kardeş, ana ve babaları… Ellerinde çiçekler, boyalar vardı… Silah yoktu… Tatsızlık oldu mu? Hem de nasıl!!! Canlar yandı mı? Off hem de nasıl!!! Birileri bu olanlara kızdı mı? Offf hem de nasıl! Çocuklar da kızıp tepindi mi? Tabii ki 🙂

9, bilgelik ve bütünlük olumlu manasınin yanında çocuksu ile tutucu/muhafazakar  diye ayrılan iki kutbu da olumsuz yönünde barındırır… Gezi’de gördüğümüz de tam olarak buydu… Asi, oyuncu, şakacı, çocuklar ve ülke yönetimini, otoriter yapıyı, verilen emirleri çok ciddiye alan büyükler ve görevliler… Böyle başladı gezi… Sonra başka şeyler oldu… İşin içine içindeki çocuğu kaybetmemiş yetişkinler, içinde olgunluk yeşermiş çocuklar dahil oldu… Birlikte oruçlar açıldı, namazlar ve meditasyonlar birbirine karıştı, semazenler ile acapella koroları, sazlar ve pianolar, tüm futbol fanatikleri birleşti… Tüm dinlerin ve dillerin üstünde bir maneviyatta ve bunun ifadesi olan bir sanat dilinde birleşildi… Bir avuç toprak ve ağaç için otoriteye meydan okundu… Otorite bundan tabii ki hoşlanmadı… Çünkü güç, uzun ve öfke dolu bir bekleyişten sonra ele geçirildiğinde çok tatlıdır ve gözü karartabilir, feriştah olsan gönlünü kapatabilir… Otoriter yapı bir avuç çocuk için yumuşayacak değildi! Ama gözünün görmediği, kalbinin almadığı bir gerçek vardı ki Gezi’de artık çocuklar değil, herkesi içine alan bir bütünlük, dayanışma, maneviyat vardı… Türkiye Cumhuriyeti’nin 90 sene önce ektiği tohum görünür olmuştu…

Sayılarda kişisel yıl hesabını anlatmıştım daha önce.. 9. yıllarımızda meyveler veririz, 9 sene önce ekilen tohumlar olgunlaşir, lezzetli ve görünür olur, gıda olur diye… Doğal seleksiyon gerçekleşir bu yıllarda… Geride bırakılması gereken doğal olarak gider… Bu bazen bizi kendimizden alikoyan sevgili, canimizdan çok sevdiğimiz biri ve asla birakamadiğimiz bir alışkanlığımız olabilir… Biz almamız gerekeni almaya gönüllü olursak 9’un ateşinden doğan, doğacak olan acı da hafifler… Bilgelik, bütünlük yolunda yaşamamız gereken ne ise onu yaşarız… Direndikce acı artar malesef ve sistem kesinlikle böyle işliyor…

Zordur 9… Sayıların en büyüğüdür…. Tek ihtiyacı da aşktır… İster insan ister manevî aşk olsun… Ama mutlaka olsundur… İşte burada da olumsuz halinden yıkıcı olana geçiş var, çok dikkat etmemiz gereken! 9 aşkın kendisi olmayı salık verir bize… Her birimizin kendi güneşiyle için için yanmasını… Birer yıldız olmamızı… Bunu da der, aklını yitirmeden yapmanın tek yolu sanattır… 9 sanat sayesinde dengede kalır… 

9’un yıkıcı hali yüzeyselliktir! Altını doldurmadığın güneş kara deliğe döner ve tüm çevresini sonsuz karanlığa çeker! Aman ha!!!!

Yüzeysel olmak aşık olduğun ideolojinin, liderin, manevî görüşün, fikirlerin ve vizyonların, duyguların tek boyutlu kalmasıdır, çok tehlikelidir… Bilgelik ve bütünlüğün tersini tezahür ettirir… Derin ayrılıklar, uzak kutuplar oluşturur ve birbirinden uzak olan bu taraflar doğal olarak birbirinden korkmaya başlar ve acı büyür… Neden mi? Bilgelik ve bütünlükten,  aşk ve aşkla hizmetten ve bunu ifade eden sanattan uzak kaldığımız için…

Bu yıl Türkiye Cumhuriyeti’nin 93. yılı… Yani 90 li yılların manasının ifade bulduğu, dile geldiği, görünür olduğu yıl… Bu sene bize düşen kendimize çok ama çok cesur bir şekilde doğru soruları sormak ve aynı cesaretle yanıt vermek… 

Ben kimim?

Kimliğimi ne belirliyor? 

Beni gerçekten ben yapan şeyler nelerdir? 

Beni ben olmaktan alıkoyan şey nedir? 

Ne yapıyorum?

Ne yapmak istiyorum?

Ne düşünüyorum?

Ne hissediyorum?

Neden korkuyorum?

Ben olarak yaşamak, huzur içinde olmak için ne yapmalıyım? 

Bir başkasının kendisi olma hakkını ona neden vermiyorum?

Tüm bu soruları sorarken “gerekenler” yani hissetmem gerekenler, yapmam gerekenler ve korkmam gerekenler yerine gerçek cevapları bulup ifade edersek 93. yılın hakkını veririz… Bunun için cesaretle kalbimize bakmak gerekir…

Bu yıl evrensel yıl 9… Yani tüm dünya için çalışan enerji bu. 2016 yılı sayıları toplamı 9 ediyor… Ve dünya belki de hiç olmadığı kadar teröre, acıya maruz kaldı bu sene… Sevgisiz büyümüş çocukların birilerinin canını aldıkça kazanacakları ilahi sevgiye dâir olan inançları inanılmaz şeyler yaptırdı onlara ve yaptırıyor da hâlâ… Çok acı! Savaştan kaçan insanların, çoluk çocuk ve hatta kedileriyle çıktıkları yolda yaşadıkları acıya ne demeli? Fiziksel zorlukların yanında bir de aşağılanma, hor görülme vs de cabası… Kaçmaya, uzaklaşmaya, sığınmaya, yeni bir başlangıç için gitmeye çalışırken oldukları canlarından söz etmeme gerek bile yok… Büyük acı!!! 

Bu acıların bütünü bize unuttuğumuz bütünlüğü hatırlatmak için oluyor… Ve maalesef ne kadar yüzeysel, ayrımcı, bilgelik ve bütünlükten uzak kaldığımız gerçeğini yüzümüze vuruyor…

15 temmuz cuma gecesi hayatımın en korkunç gecesini yaşarken buna günlerce, haftalar, aylarca maruz kalan insanları düşündüm… Kendi canımı, çocuğumun canını bencilce korumak isterken buldum kendimi… Onca insan, çoluk, çocuk hiç uğruna can verdi, veriyor uzun zamandır… Savaşın acımasız ve korkunç yüzüne baktım o gece jetler tepemizde uçarken, bombalar evin yakınındaki meclise düşerken!!! O gece bitsin istedim ve bir daha hiç olmasın!…

Sabah oldu, sesler kesildi, gün kutlamaya döndü… Zafer  vardı… Büyük bir savaş engellenmişti, çok daha beteri olabilirdi!!! Olayın nasıl olduğunu, kimlerin neden, nasıl yapmış olduğunu ben bilmiyorum… Görüyorum ki bunu kesin olarak bilen de yok çevremde… O gece sabaha karşı kızımın nefesinden sakin kalmak adına medet umarak yattığım yatakta şunu düşünüyordum : bilmiyorum… bilmiyorum… ben bilmem… O bilir… Yüce Gizem bilir… Ne orduda ne de hükümette görevliyim, ne askerim ne memur ne de vekilim… Sıradan bir vatandaşım ve hiçbir şey bilmiyorum… Zaten apolitik bi tipim… Neyin neden olduğunu ve nasıl devam edeceğini bilmiyorum… Tek bildiğim feci korktuğum… Kendi canım, yavrumun, sevdiklerimin canı için de bencilce endişeliyim… Daha önce bu duruma maruz kalmış onca vatandaşın halini anlamam mümkün değildi ne acı! Ve onlar için göstermediğim hassasiyeti şimdi bencilce kendim ve ailem için hissediyorum ne tuhaf bir suçluluk duygusu… 

İki gündür vatandaşlar meydanlara çıkıp kutlamalar yapıyorlar, zikr çekiyorlar, mehteran marşları çalıyor arabalardan… Bunlar 38 yaşıma dek gördüğüm hiçbir milli kutlamaya benzemiyor… Peki bu beni korkutmuyor mu? 

Gerçeği söyleyeyim mi? Hayır 🙂 

Beni eğer doğruysa kafa kesen adam korkutuyor, kemerle, gencecik ürkek erleri döven adam korkutuyor. Beni eli sopalı, palalı hatta silahlı aşkından gözü kör olmuşlar ürkütüyor… Beni kalbi kapanmışlar korkutuyor… Ve sonra ne mi yapıyorum kalbimi biraz daha genişletip onu da içine alması için açmaya niyet ediyorum ve bunu biraz! yapsam yeter…

Aklım almıyor,  almak zorunda değil… Gezi’de olanları da anlamayan o kadar çoook insan vardı ki! Şimdi de birileri bu günlerde olanı anlamayabilir… O zaman birileri gençlik elden gidiyor, din maneviyat elden gidiyor derken şimdi birileri laiklik, özgürlük elden gidiyor diyebilir… Kim haklı ben bilmem!

9 ne der biliyor musun? Her neyi ya da kimi canın üstünde görür ona körü körüne bağlanırsan onunla sınanırsın… Bilgelik ve Bütünlük yolunda geride bırakılması gereken, doğal olarak seleksiyona uğrar…Bizi birlik yolunda tutuyor birşeyler ve bizim tek ihtiyacımız her mânâda tutucu olmayı bırakmak!

Şimdi çok fazla insan panik halinde, bi kere o jetler hepimizin üstünden uçup bizi uçuklattı! Olanın ardından bedenindeki gerilimi atmak için bir şey yapmadınsa bu çok fena ve kendine bu hakkı vermiyorsan verene de kızmak gelir içinden doğal olarak.. Yani donup kalmak yerine ne kadar saçma olursa olsun birşey yap… Dışarı çık, bayrak salla, arabayla turla, markete git, koş, spor yap, dans et, zikr çek…Evet birkaç yoga pozu iyi gelecek, bana geldi de… Ve biliyor musun arkadaşlarımla evde, balkonda oturup bira içip müzik dinlemek de çok iyi geldi… Konvoylar geçerken biz de şişe tokuşturduk… En son ne zaman böyle birşey yapmıştım hatırlamıyorum… Neden böyle bir güdü doğdu içimde, etik mi değil mi bilmiyorum ama bilmek zorunda, haklı olmak zorunda değilim… Hatta bir yoga hocası olarak öyle şaraptı biraydi kendime pek yakıştırmadığım, bu konuda zaman içinde çok daha tutucu olduğum zamanlar vardı… Sanırım doğal seleksiyon ile muhafazakar bir parçam sevgiyle ayrıldı…

Benim tek bir sorumluluğum var gönlümü yapabildiğim, açabildiğim kadar sevgiye açmak! Bildiğim bunca şey içinde bunu nasıl yaparım deyiveriyor zihin ama sanırım ben o muhteşem zihni o gece jetlerin ve bombaların sarsıntısında biraz kaybettim! Eh geriye kalbimin bildiği şey kaldı biraz daha… O da sevgi… Öyle tuhaf, koşulsuz, ayrım yapmayan bir sevgi… Bunları teselli olsun diye demiyorum, mesaj kaygım falan da yok… Belki de ifade etmekte zorlanıyorum belki bir şiir yazsam daha güzel anlaşılır… 

Zaten bundan sonra beni anca şiir, şarkı, resim ve dans ve tabii ki yoga, masallar falan kucaklar… Öyle pek bi yere sığmam gibi… Ha bi de mey var galiba… İçip de sarhoş olmamak zaten ve de çoktan sarhoş olacak olanı bırakmış olmaktan geçiyormuş… Sanki…

Ve bilmiyorum demenin çiçekleri…

Bilmeden sevmenin naifliği…

Hedef 2023 diyorlar…

Astrologlar Türkiye dünyada çok önemli bir yer alacak diyorlar…

Sayılar 2022’de yani 99. yılda büyük bir değişimden bahsediyor… 2023’te yani 100. yılda yepyeni bir Türkiye bizi bekliyor diyor… Ve 90’da ekilen tohumlar meyve verecek diyor… 90’da Gezi ruhu ekilmişti ya ( la! 🙂 ) Yalnız orada ve de burada pek önemli olan şey Gezi’nın asıl ve de asil ruhunda doğanın ve canın kiymetinden başka güç ve güçlü, hak ve haklı olmayışı idi… Benim gezide gördüğüm ve de anladığım budur…

Önümuzdeki zamanlarda nasıl olacak kim haklı ve de güçlü(*) çıkacak bilmiyorum… Bilmek zorunda değilim… Benim tek bildiğim kendimim… Sevgiye mi yakınım şu an korkuya mı? Bunu ayırt edebilirim… 

Kendimi korkuya ve ayrılığa yakın bulursam bu yüzeysel kaldığım içindir hemen görünenin ardını, altını, üstünü, etrafını, diğer boyutlarını araştırır sevgiye nereden bağlanırım ona bakarım… Bu benim sorumluluğum.. Beni benden başka hiçbir şey sevgiye bağlayamaz… Hiçbir durum, olay, kişi, fikir, akım… Sevgiye bağlanmak tamamen bireyseldir…

Sevgiden uzak olanları görünce peki? 

Daha yeni gördüm : “yarıp kalplerine mi baktınız ki” demiş öldürülen iki kişinin ardından Hz Muhammed (sav) 

Kimin sevgiden uzak olduğu bilinmez… Ben bilmem… Ben beni bilirim… Kimin hangi görevle geldiği bilinmez… Ben beni bilirim… Biraz bilsem beni ve biraz bilmeye hevesim olsa her yeni günde halimi…

Feci sıradan hatta cahil bir vatandaşım ben… Kendi sıradanlığım ve cehaletim dururken yaftaladığım bir diğeri ile uğraşmak niye? 

Ha belki bana kızan olur… Yuh Elif! Yani ne öyle romantik romantik takılıyorsun! Çık meydanlara da bir şey yap… Yok walla 🙂 ben canımın istediğini yaparım artık… Yani canı istediği için tepemde jet uçuran, oraya buraya bomba atan, kafa kesen, adam öldüren, döven, söven onca insan varken ben neden canımın istediğini yapmaya hak bulmayayımmm. Bana kızan da aslında yapmak istediğine yani kendine hak vermeyen oluyor zaten… Çıkmak isteyen çıksın, siyaset yapmak isteyen yapsın, dans etmek isteyen etsin, zikr çeken çeksin, türkü isteyen söylesin, kirtana giden gitsin… Ama kimse kimsenin yaşam hakkını elinden almasın… Kimse kimsenin kafasına, canına, sevincine, manevi yaşantısına, kılığına, kıyafetine, namusuna el ve de dil uzatmasin! Herkes önce kendine sevgiyle var olma, canının istediğini yapma hakkını versin, canını kurtarsın, başkasının acı çeken ruhunu kurtarıyorum, onu doğruya ve iyiye sevk ediyorum yanılgısını bırakıp kendine baksın… Türkiye’yi kurtarmak, kendini kurtarmaktır vesselam…

Yani canlar, ciğerler demem o ki bir çok kapı açıldı yüreğimde ve bu yüreğim der ki hedef 2023’te sevgi kazansın… Hah! ya da der ki; walla ben bilmem bende sevgi baki kalsın…

Bu ülkede, ana dolu’da her çeşit insan var… Birlikte yaşamanın, bir,  bilge ve bütün olmanın tek yolu sevgi… Bu öyle bir sevgi ki, Aşk! 

Ve aşkın gözü kör yüreği okyanus kadar olur…

Aşık’ın aklı da biraz tatlı olur… Dans eder, şiir döker, zikreder, sebepsiz sever….

Bu arada 15 temmuz’un enerjisine bakarsak:

15.07.2016= 22 ediyor… Wuhuuu! 22 double master demek… Yani simyacı… Yani karanlığı altına, ışığa, cevhere dönüştüren… Ve bunu biri için değil ancak kendisi üzerinde çalışarak kendine yapabilen demek… 

Hadi içinde gücü seven tarafı bul, çıkart onu derin karanlığından ve ışığa kavuştur… Sevginin gücü alsın yerini…

Her ne ise…

Bırak yerini sevgi alsın…

Ciddiyim! Hahahahagaga 🙂 may the force be with you… Şair burada force derken neyi kasdetmiş olabilir? 
Bu arada Türkiye Cumhuriyeti’nin sayısı da 9… 29.10.1923=27/9 

Bizim yolumuz hep birlikte olmaktan, birliğin ve bütünlüğün aşk ile dokunmuş yüce halinden geçiyor… Buna direnirsek acı büyüyor… Bu kadar basit… Ama dedim ya ben bir tek kendimden sorumluyum diye… Yani seni ya da onu sevgiye bağlayacağım diye karalari bağlayamam… 

Cumadan evvel o kadar çok deli gördüm ki yolda.. öyle meczup dolaşan, kendiyle hararetli konuşan… Allahım diyordum ne demek bu acaba? Gözüme gözüme soktuğun mesaj nedir? Beni tedirgin eden bu görüntüler, insanlar ile bana ne anlatmak istiyorsun? Hah işte o gece sabaha kadar yaşadığım büyük korku içinde anladım ki akıl sağlığımı çok rahat bırakabilirim ben de! Ve ertesi gün hissettiklerim, dilim döndüğünce burada yazdıklarım bazılarınıza pek de akıl işi gelmiyordur zaten… Neyysssee 🙂 olan bu.

Ne kadar delice gelirse gelsin içinden geldiği gibi davranma hakkını kendine vermek ve ne uğruna olursa olsun canını kurban etmekten, birilerini kurban vermekten sakınmak bizi sevgide tutar… 

İçindeki muhafazakar savaşçıyı bul ve onu sevdiği şeyleri yapabilen bir çocuğa dönüştür… Oyun hakkı elinden alınmış ofkeli çocuğu çıkart biraz oyun oynasın, şeker yesin (belki mey), şarkı söyleyip dans etsin… Bırak biraz haz alsın… Sevdiği gibi yaşasın… Kendi canına kastetmeyen başkasının canına da kıyamaz ki…

Bırakalım içimizdeki çocuksu bilge hayata dönsün… Bizi bir tutsun… Aşk olsun… Sanat dogsun… Şifa olsun… 

Biz olalım…

Bir olalım…

Sevgiyle…

Öptüm ✨💞💯:) 

O gece jetlere söylenerek uyanan kızım gece boyunca gülücükler saçıp bir de bana bunu yaptırdı… Ve sürekli şunu söyledi: biz çok sevgi doluyuz di mi? Evet dedim ben de evet 🙂  ve gel gör ki aklımın bir kısmını o gece korkuyla bırakıp yüreğimi daha çok elime aldığım sabaha uyandığımda ne demek istediğini anladım ✨🐉💓💯